Hürriyet Gazetesi İlan Servisi, hürriyet ilan, vefat ilanı

                                                                                           24.02.2010
DİL
Bin yıllarda süren bir zaman diliminde şekillenen halkın ortak değeri olan dil,kutsal bir varlıktır.Dil hakla vardır.Her halk da diliyle vardır. “Bir ulusun dili onun ruhu gibidir.Ruhu da dilidir. ”Bu anlamda dil toplumsal bir değerdir.Türkiye Cumhuriyeti Türk Ulusu’nun diline sahip çıkmaya çalışırken Kürt halkının ve diğer halkların diline saldırmış; tek dilli resmi ideolojinin Kürtçe’yi yok etme yaklaşımında aramak yanlış olmaz.
Anadil hakkı,her insanın en doğal hakkıdır.İnsan Hakları kapsamındadır.Nüfusu 40 milyonu aşkın olan Kürtlerin anadili 21.yüzyılda halen yasaklıdır.Dünyada sanırım Anadili yasaklı olan tek halktır. Bu nedenle Dünya anadil gününe en çok sahip çıkması gereken halk Kürt halkıdır.Anadil toplumlar,halklar için varlık-yokluk anlamına gelir.Anadilde eğitim insanidir ayrıca da en temek haktır..Çağdaş devletler bunu sağlamakla yükümlüdür.Hepimiz anadilimize sahip çıkmalıyız, hemde hangi koşul altında olursa olsun anadilimizi yaşatmalıyız.Anadilde iletişim,yaşamın temel nedenlerinden biridir.
Kürt dilinin bugüne kadar yaşatılmasında emeği olan Melaye Ciziri-Feqiye Teyran-Ehmede Xani,Celadet Bedixan . Aram Tigran’ı unutmayalım.Onların önünde saygıyla eğiliyoruz…
Kürtler,hiçbir halkın dilini küçümsemeden yediden yetmişe günlük yaşam olmak üzere, hayatın her alanında Kürtçe konuşmayı,Kürt dilini geliştirip savunmayı hayat tarzı haline getirmelidir.Kürt dili insanlığa beşiklik yapmış Mezapotamya’nın ve dünyanın en eski dillerinden birisidir.Anadolu insanlığının bu güne gelmesinde büyük bir Kültür taşıyıcılığı yapmış bir dildir.Kadınlarımızı dillerini geliştirmeye ve sahip çıkmaya çağırıyorum ve onların bu kavgalarında yanlarında olduğumu ifade ediyorum.
Türkiye’de yapılmak istenen Kürt Halkı’nın diline müdahale ederek,halkın tarihi,geçmişi ve Kültürüyle arasında ki bağları koparmaya çalışmaktır.Ulus-devlet inşası ve süreci aynı zamanda başka kimliklerin ve ulusların KÜLTÜR VE DİLERİNİN ölümü anlamına gelmektedir.
Eğitim,medya,kültürel ve sosyal yaşam alanlarının kapıları Kürtçe için açılmalı,açılmadığı sürece: Kürtçe’nin varlığını sürdürmesi ve gelişmesi mümkün olmayacaktır.Öncelikle Devlet Kürt kültürü ve dili üzerinde ki baskı ve yasakların kalkması için demokratik yaptırımlar uygulamalıdır. Dil canlı bir varlıktır.Dillerde insanlar gibi doğar,büyür ; baskı altına alındığı taktirde inleye inleye ölür.Dünyada ki tüm diller önemlidir ve eşit değere sahip olmak zorundır. 
   

Yüksel Avşar

KADEP Genel Başkan Yardmcısı




                         








Bir ölüm...









 Ahmet Altan
03 Aralık 2009
  
 Gece yarısı Yasemin’den bir mesaj geldi.
“Cizreliler Lokali’ni taramışlar, bir ölü var.”
Televizyon kanallarını dolaşarak haberin ayrıntılarını öğrenmeye çalışırken telefon çaldı.
Ağlayan bir genç kadın sesi, “Selim Abi’yi öldürdüler Ahmet Abi” dedi.
Önce tam kavrayamadım.
Sonra birden anladım.
Arayan Hülya’ydı, “Selim Abi” dediği Selim Dindar.
“Vurdular abi...”
Selim’i vurmuşlardı.
Hülya ağlıyordu.
Bir insanın ancak ölüm karşısında ağlayabileceği gibi ağlıyordu.
Ölüm, hayatın zihnime düzgün biçimde istiflediği bütün düşünceleri yıkmış, dağıtmış, içimi bir harabeye çevirmişti.
Dişlerimi sıkıp “Kim vurmuş” dedim.
“Bilmiyorum abi... Bizim kime kötülüğümüz dokundu abi?”
Ağlıyordu ve ben ne diyeceğimi bilmiyordum.
Duman gibi bir şey dalgalanıyordu içimde, yüzler, sesler beliriyordu.
Bu ülkenin en dürüst, en cesur insanlarından birinin, Şerafettin Elçi’nin yeğeniydi.
Gençliğinde Diyarbakır Hapishanesi’nde yatmıştı.
Orada yaşadıklarını, o sıralarda Radikal’de yazan Neşe Düzel’e anlatmıştı, Neşe o konuşmadan sonra günlerce ağlamıştı.
Gençliği acı doluydu Selim’in.
Haksız, insafsız acılar çekmişti.
Kinlenmemişti ama geçtiğimiz aylarda Balçiçek Pamir’le yaptığı konuşmada, “bir daha doğsam Kürt doğmam” demişti.
Kürtlükten değildi aslında şikâyeti, Kürtlere yapılanlara sitemini böyle anlatıyordu.
Sırf Kürt olduğu için o kadar çok işkence görmüştü ki, o kadar çok acı çekmişti ki...
“Çoktandır lokale gitmiyormuş abi, bu akşam uğramış... Lokali taramışlar abi... İki amcaoğlu da yaralı...”

Binlerce yıllık feodal bir kültürden süzülmüş o inanılmaz Kürt terbiyesiyle hep iki dizini birleştirerek oturur, gülerken bile çok fazla gülmemeye dikkat eder, sözcüklerini itinayla seçerdi, yaşıtlarıyla birlikteyken daha çok güldüğünü, daha serazat konuştuğunu tahmin ederdim ama “büyüklerinin” yanında “saygısızca” görünebilecek bir şey yapmaktan çekinirdi.

Son karşılaştığımızda gelecekle ilgili hayallerini, ümitlerini anlatmıştı.
Gelecek...
Artık onun için gelecek yoktu.
“Cizreliler Lokali’ni taramışlar, bir ölü var” cümlesinin içinde koca bir hayat bitiyordu.
“Bir ölü” bir isim kazanıyor, bir yüz ediniyor, derin bir kedere dönüşüyordu.
Haksız acılarla dağlanmış bir hayat, haksız bir ölümle noktalanıyordu.
Birileri kavga etmişler, kavga edenlerden biri Selim’in de olduğu lokale sığınmış, silahlı zorbalar sığınan adamın teslim edilmesini isteyince içerdekiler bunu reddetmiş, katiller de içerdekilerin hepsini tarayıp Selim’i beyninden vurmuşlardı.
Abisi, “kardeşim kör kurşuna kurban gitti” demişti.
Kör kurşuna kurban gitmişti.
Daha küçük yaşlarda yeryüzünün en korkunç hapishanelerinden birinde zorbalıklar görerek başlayan hayatı, bir zorbalıkla sona ermişti.
Ölümü hep yanımızda, içimizde taşıdığımızı biliyoruz ama o hep uzak ve yabancı bize, aniden ortaya çıkıp kendini gösterdiğinde ise hayat uzak ve yabancı oluyor.


İkisini de tanıyamıyor, ikisine de dokunamıyoruz o anda.
O korkunç haberi duyduğunda, derin ve sisli iki uçurumun ortasındaki daracık bir ıssızlıkta yapayalnız kalıyorsun, gelecek kayboluyor, gerçeklik kayboluyor, geçmiş dumanlar içinde şekilden şekle giriyor, artık var olmayan yüzler görüyor, artık var olmayan sesler duyuyorsun.
Var olan, yaşayan her şey, bir deniz gibi geri çekiliyor, artık olmayanın kumsalına bırakıyor seni.
Çok uzaklardan ağlayan genç bir kadın sesi, “Selim Abi’yi vurdular abi, kime ne kötülüğümüz var bizim” diyor.
Konuşabilsen, “kimseye bir kötülüğünüz yok kızım,” diyeceksin “kimseye bir kötülüğünüz yok”.
Ama her zaman konuşamıyorsun.
Var olmayanın kumsalındasın şimdi.
Giden biriyle vedalaşıyorsun.
Diyebilsen, “affet bizi” diyeceksin.
Affet bizi oğlum, affet bizi yaptıklarımız için.



&&&&&&&&&&












Şerafettin Elçi’yi hatırlayan var mı?



Aslı Aydıntaşbaş
asli.aydintasbas@milliyet.com.tr

 
Milliyet-16 Kasım Pazartesi 2009



Ne kadar mı yol aldık bu memlekette? Gelin bir de Şerafettin Elçi’ye soralım. Son zamanlarda Şerafettin Elçi’nin adı pek anılmıyor. Oysa o bir zamanlar önemli bir semboldü. Türkiye’de nelerin konuşulamayan-ların sembolü..
1979’da Bülent Ecevit’in kabinesinde Bayındırlık Bakanı olan Elçi, o dönem kendi bölgesine gittiğinde ve bakanlıktaki makamında Güneydoğu’dan gelen birkaç misafirle Kürtçe konuştuğu için basından ve muhalefetten büyük tepki almıştı. 

Hürriyet’e röportaj

Basın peşini bırakmayınca kendini savunmak durumuna düşen Bakan, Hürriyet gazetesine bir röportaj vererek gazetenin o dönem Ankara temsilcisi Ülkü Arman’a ‘Ne var bunda? Ben Kürdüm, Türkiye’de Kürtler de var. Ama Misak-ı Milli sınırlarına saygılıyım’ deyince kızılca kıyamet kopu. Hem de öyle böyle değil!
Dün telefonla ulaştığım Elçi, ‘Şimdi belki anlatınca gülünç geliyor ama o zaman büyük siyasi deprem olmuştu. Bu lafları ettiğim için bölücülükle suçlandm. İnan bugün birileri çıkıp olmadık bir bağımsızlık deklarasyonu yapsa o zamanki kadar fırtına olmaz’ dedi.
Kriz üzerine Başbakan Ecevit, Bakanlar Kurulu’nu toplayıp 19 saatlik tarihi bir toplantı yapmış, Ama Elçi’nin konuşması, Karaoğlan’ı duygulandırmış. Ecevit her şeye karşın bakanını korumuş,basına “Sayın Elçi Kürtçülük yapmıyor sadece ‘Ben Kürdüm’ dedi”  demiş. 

27 ay hapis
Ancak bu olaydan kısa bir süre sonra gelen 12 Eylül darbesi, Elçi’yi affetmemiş. Darbeden sonra hızla dokunulmazlığı kaldırılan Bakan, ‘Ben Kürdüm, Türkiye’de Kürtler var’ sözlerinden dolayı 27 ay hapis yatmış.
Şerafettin Elçi’nin o yıllardan beri değişmeyen muhafazakâr ancak PKK karşıtı bir siyasi çizgisi var. Aşiret reisi olduğu için bölgesinde saygı görüyor. Silahlı mücadeleye karşı.
Elçi, geçmişte kendi gibi bağımsız Kürt siyasetçilerin PKK’dan daha büyük tehdit olarak algılandığını söylüyor: “Devlet ılımlı Kürtleri, normal bir muhalefeti değil hep terörize bir Kürt siyasetini tercih etti.”
Bugün ise iyimser. Meclis oturumunu  soruyorum. ‘Nereden nereye’ diyor. ‘Kolay duygulanmam. Duygularım nasırlaştı. Ama Meclis’i memnuniyetle seyrediyorum. Benim için bahtiyarlık. Kürt meselesinin makul bir çerçevede parlamentoda tartışılması beni memnun etti. Kürtlerin de bunu anlaması lazım. Açılım belki tüm beklentilere cevap vermez ama çözüme yönelik bir adım atılıyor.’
Siyaset yolu açtı şimdi sıra toplumda
Ben iyimserim, hep iyimserim! Bazen klişelerde doğruluk payı vardır. Cuma günü Meclis’teki açılım tartışması, tüm protestolara, atışmalara, hırgüre rağmen tarihi bir andı.
Doğruya doğru; Yüce  Meclis, kuruluşundan   beri ilk kez gerçek anlamda  Kürt sorununu tartıştı. Evet, yapılması gerekenler konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı; atmosfer gergindi; siyasiler ‘uzlaşma kültürünün’ bu coğrafyayı tamamen ıskaladığını bir kez daha hatırlattılar bize.
Ancak her şeye rağmen ortada bir sorun olduğu ve bunun özünde ‘kimlik’ meselesi olduğu konusunda tüm liderler hemfikirdi. Ahmet Türk’ün konuşması etkiliydi. Deniz Baykal, hükümeti eleştirdi ama ‘Gelin gerçekten Kürt açılımı yapalım’ dedi. Tayyip Erdoğan politikalarını, kıvırmadan, güçlü ifadelerde savundu.

Meclis oturumunda liderlerin ortak noktaları da vardı. Meclis’teki tartışmayı “içi boş” ve “yine kavga ettiler” diye aşağılamak yerine bu meselenin artık çözüm yoluna girmesine sevinmek lazım. Hem de bu parlamento çatısı altında

Bardağın yarısı dolu
Ben MHP liderinin konuşmasını, sakis üslubunu önemsedim. Devlet Bahçeli önemli mesajlar verdi; şu ya da bu şekilde bir şeylerin çözülmesi gerektiğinden söz etti. (‘Şayet ülkemizdeki insanlarımızın bir kısmında kendilerini ifade edememe sorununun varlığı iddia ediliyorsa,    bu sorunun çözümündeki engel anayasal değil sosyolojik ve ekonomiktir.’)   Tüm bunları alt alta koyunca ben ‘Bardağın yarısı dolu’ diyorum. Bu tartışma, yıllarca ‘kart-kurt’ söyleminin resmi görüş kabul edildiği, yakın zamana kadar medyada bile ‘Kürt’ demekten utandığımız için ‘Doğulu’ ya da kibarca ‘Kürt kökenli vatandaşlarımız’ gibisinden yumuşatıcı ifadeler kullanan kamuoyumuz için ileri bir adımdır.
Meclis’teki tartışmayı ‘içi boş’ ya da ‘yine kavga ettiler’ diye aşağılamak yerine Türkiye’nin tarihsel gelişimi içinde değerlendirmek lazım.   
Tereddüt yok; cuma günkü oturumla Türkiye, uzun vadede varlığını tehdit eden en kritik meselenin çözümüne bir adım daha yaklaştı. Siyaset yolu açtı; şimdi sıra toplumda.
Erdoğan İsrail’de popüler!
Geçen hafta yayımlanan kamuoyu yoklamaları, Kürt açılımının AK Parti oylarında belli bir düşüşe neden olduğunu gösteriyor. Aslında bu kısa vadede parti kurmaylarının beklediği bir durum. Açılımda mesafe kat edilirse uzun vadede toparlayabileceklerini düşünüyor AK Partililer.
Ancak Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’de düşen popülaritesi, İsrail’de yükseliyor!
Tabii Tel Aviv sokaklarında değil. Burada kastettiğimiz İsrail’de yaşayan ve İsrail vatandaşı olan Filistinliler arasında. Gazze ve Batı Şeria dışında İsrail sınırları içinde yaşayan yaklaşık 6 milyon kişinin bir milyonu Filistin asıllı. Nüfusun yüzde 20’ye yakını.
İsrail’de yayımlanan Jewish Chronicle gazetesine göre, İsrail pasaportu taşıyan İsrailli Arap nüfusun en beğendiği dünya lideri Tayyip Erdoğan. Saban Center’ın araştırmasına göre Erdoğan’ı Filistinliler arasında popüler yapan, Davos çıkışı, Gazze açıklamaları ve  İsrail’in son anda Anadolu Kartalı tatbikatından çıkarılması.
Erdoğan’ı Hizbullah lideri Nasrallah takip ediyor.


Ayıptır, zulümdür, cinayettir...

 
13/11/2009
 
     TBMM Genel Kurulu bugün ‘Açılım’ konusunda ‘Genel Görüşme’ için toplanacak. ‘Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir’ özdeyişine uygun biçimde ‘Cumanın gelişi salıdan belli oldu.’ Yani, ‘Açılım’ın ‘Genel Görüşme’ amacıyla TBMM gündemine alınıp alınmayacağını belirleyecek olan ve Salı günü yapılan ‘ön görüşme’de ortaya çıkan tablo, bu ‘Açılım’ın CHP ve MHP’nin herhangi bir esaslı katkısı olmadan yürümek zorunda olduğunu belli etti.
     Ak Partililer gözlerini dört açmalı ve ‘keşke işin en başında CHP ve MHP ile görüştükten sonra ‘Açılım’ başlatılsaydı’ cinsinden gereksiz bir ‘özeleştiri’ havasına kapılarak kendilerini ‘CHP-MHP söylemi’ne teslim eden bir ruh haline girmemelidirler. Kürt sorununa çözüm arayışı-Demokratik Açılım-Milli Birlik Projesi, adını ne koyarsanız koyun, sonuç itibarıyla bir ‘iç barış’ projesinin gerçekleşmesi, ‘varoluşunu savaşa endekslemiş’ olanlar ile uzlaşma arayarak gerçekleşemez.
     Bunun neden mümkün olamayacağını Salı günü CHP adına TBMM kürsüsünde konuşan genel başkan yardımcısı Onur Öymen mükemmel biçimde ortaya koydu. TBMM kürsüsünde bugüne dek yapılmış en ‘faşizan’ konuşmalardan birine CHP adına- imza atarak, tarihe geçti.
Tarihe, TBMM zabıtlarına girerek, geçen şu sözlere bakın:
     “Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehit vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.”
     Bir CHP yetkilisi düşünün ki, bir dünya savaşı ölçeğinde ülke topraklarına yapılmış bir saldırıyla, bir iç çatışmayı aynı kategoride mütalaa ediyor; Türkiye topraklarına giren Britanya İmparatorluğu’nun ve Yunanistan’ın askerleriyle Türkiye’nin Kürt ve Alevi vatandaşları için hiçbir fark görmüyor. Ve ‘çözüm yolu’ olarak ‘silahla karşı koymaya ve ezmeye devam’dan başka önerisi yok; bunun için ‘Açılım’a da karşı. Hadi, bu kafa ile ‘Açılım’ konusunda ‘uzlaşın’ bakalım.
Demokrasi ile faşizm nasıl uzlaşabilirse, ‘Açılım’ konusunda da ancak o kadar uzlaşma sağlanabilir.
 
     Onur Öymen’in -CHP adına- konuşmasının en can alıcı bölümü Dersim’i anmasıydı kuşkusuz. ‘Analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ denmemesi gerektiğinin örnekleri arasında saydığı Dersim. Dersim, Cumhuriyet tarihinin yeterince ve gereğince açılmamış en kara sayfalarından biri. Oradaki insanlar, yakın tarihimizin hem Kürt ve hem de Alevi oldukları için zulüm ve katliam hedefi olarak ‘çifte kavrulmuş’ vatandaşlarımız.
      Dersim’de olan-biten bir isyanı bastırma boyutlarının o kadar ötesine geçmişti ki, isyanın lideri olarak darağacına gönderilen Seyit Rıza, vakarla çıktığı idam sehpasında tabureyi ayağı ile itmişti ve itmeden önce de şu sözleri söylemişti:
“Evlâd-ı Kerbelâ’yık; Bî-Hatayık; Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.”
Yaşlı ve dinî kimlikli bir Anadolu insanının cellâtlarına kendini asma fırsatı vermeden, işini kendi bitirmeden saniye önceki ruh halini hiç düşünebilir misiniz? ‘Kerbelâ çocuklarıyız’, ‘Hatasızız’ yani ‘masumuz’ dedikten sonra üç basit sözcük: Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.
Seyit Rıza’nın bu sözleri halk kültürünün içinde, özellikle Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın bilinçaltlarında kazınmış olarak kuşaktan kuşağa geçmiştir.
     Bunu tabii ki faşistler bilmez ya da umursamazlar.
    Kalkıp, CHP’nin Güneydoğu’da niye silindiğini sormanın, üzerinde araştırma yapmanın artık fazla bir anlamı kalmadı. CHP Genel Başkan Yardımcısı, Deniz Baykal’ın sağ kolu Onur Öymen, bunun gerekçesini TBMM kürsüsünden veciz biçimde verdi.
Artık gözünü açması gerekenler arasında, CHP’nin ‘seçmen tabanı’ olarak kabul edilen Türkiye’nin Alevi kitlesinin ve temsilcilerinin de yer alması gerekiyor. Tarihte başlarına gelen en amansız felaketin bugün CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen tarafından -CHP adına- TBMM’de, hem de ‘Demokratik Açılım’ içerikli bir konuda, niçin buna gerek olmadığının emsali gibi anlatılmasını herhalde önemle not etmeleri gerekiyor.
     Onur Öymen’in Dersim katliamından ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım, savaşı bitirelim’ yaklaşımına karşı ‘örnek tutum’ olarak söz etmesi bir dil sürçmesi sayılır mı?
Sayılmaz. Onur Öymen’in diplomatlığı da Türkiye’yi haksız ve gereksiz yere savaşa yöneltmek konusunda ‘sabıkalı’dır. Onur Öymen, Ocak 1996’da Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren ve ‘Kardak Krizi’ adıyla siyasi tarihimizde yerini alan olayın başlıca mimarıdır.
     Eski Amerikan Başkanı Bill Clinton, bir hafta kadar önce bir konuşmasında ‘Kardak Krizi’ni ‘şaka gibiydi’ diye nitelemiş ve “Ben o gün Rusya Başbakanı ile güvenlik görüşmeleri yapıyordum Toplantının ortasında yardımcım, Türkiye ve Yunanistan’ın üzerinde koyunların yaşadığı Kardak kayalıkları yüzünden çatışmaya girmek üzere olduğunu söyledi. Bunun bir şaka olduğunu sandım. Toplantıyı yarıda bıraktım. Liderlerle, Türkiye Başbakanı ile telefonda konuştum. Sonunda üzerinde 20 koyundan fazlasının yaşamadığı bir kayalık yüzünden savaş çıkmayacağına karar verildi ve krizden dönüldü. Ve bundan ders çıkardım, dünyada ülkelerin nasıl savaşın eşiğine geldiği konusunda buna benzer yüzlerce örnek verebilirim.”
     Aslında ‘Onur Öymen gibi diplomatları olan ülkelerin savaş çıkartma riski çok yüksektir’ de diyebilirdi. Onur Öymen o tarihte Dışişleri Müsteşarı idi. Dönemin başbakanı Tansu Çiller kendisine Kardak’ın kime ait olduğunu sormuş ve alacağı tavrın bunun cevabına dayanacağını söylemişti. Onur Öymen, Başbakanı’nın kesin bir dille ‘Bize ait’ diye yanıltmıştı. Çiller bunun üzerine krizi tırmandırmış ve Türk ve Yunan donanmaları Kardak kayalıklarının dibinde savaşın eşiğinde dolaşmışlardı.
     Yanıltmıştı çünkü Türkiye’nin Roma Büyükelçiliği’nden kendisine iletilen ve İtalyanların elinde bulunan ve Türkiye’nin Kardak kayalıklarını terk ettiğini ve Kardak’ın Türk karasuları içinde olmadığını ortaya koyan belgeyi içeren kriptoyu hasıraltı etmişti. O bilgi, Türkiye’nin Kardak’ta kriz çıkartmasını ya da öyle bir krize taraf olmasını engelleyici nitelikteydi.
     Türkiye’nin yakın tarihindeki, Türkiye’nin Yunanistan’la savaşa girmesine yol açacak önemde, Clinton’un ‘şaka gibiydi’ diye söz ettiği krize yol açan bu çok ciddi ve büyük ‘skandal’da Onur Öymen’in rolü örtbas edildi. Onur Öymen, Dışişleri’nde büyükelçilik görevleri almaya devam etti ve en sonunda CHP’nin genel başkan yardımcısı oldu.
     Devletin resmi belgelerini sahip olduğu konumun ve sıfatın verdiği imkânla hasıraltı edip, Türkiye’yi savaşa yöneltmeye kalkışan bir diplomatın, siyaset adamı olduğu vakit, Türkiye’nin kendi vatandaşlarını ‘barıştırmaya’ yönelen bir ‘Açılım’ın karşısına dikilerek Dersim’deki ‘insanlık ayıbı’nı, ‘zulüm’ü ve ‘cinayet’i örnek göstermesinde aslında bir tutarsızlık görmemek ve bundan bir şaşkınlığa kapılmamak gerekir.
      “Üç-beş tane yıllanmış, kaşarlanmış siyasetçi ile uğraşmayacağız. Artık halkımıza gideceğiz. Halkımızla bu projeyi paylaşacağız...”
     Bu sözler Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi’nin açılışında konuşan Bülent Arınç’a ait. 10 Kasım günü muhalefetin TBMM performansından sonra söylenmiş sözler.
Doğrusu budur. ‘Proje’ye, ‘Açılım’a Türkiye insanının sahip çıkmasını sağlamak, onunla ‘paylaşmak’ gerekiyor. TBMM’deki ‘savaş lobisi’ ile uzlaşamazsınız çünkü; ‘barış isteyen halk’ ile ‘Süreç’ yol alabilir.
     Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Bülent Arınç’a “Kararlılığınız, cesaretiniz ve samimiyetiniz gerçekten güven veriyor. Kavga, çatışma, ölüm ve gözyaşı hepimize kaybettirdi. Artık kaybedecek tek bir insanımız yok” diyor; Arınç, Baydemir’in makam odasında “Mahmur Kampı’ndan buraya gelişler olabilir. Topraklarına gelsinler, ülkemizden, vatanımızdan ayrı düşmesinler, onlarla kucaklaşmayı isteriz” diye konuşuyor. Bu sözlerinin ardından Dicle Üniversitesi’ndeki konuşmasında Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin fazlasıyla olduğunu, asit kuyularının da fazlasıyla gerçek olduğunu söyleyerek şunu ilâve ediyor:
     “Keşke, olmadı diyebilseydik ama biliyorum ki oldu. Biz bunlardan kurtulmak istiyoruz. Henüz bir yaşında iken babasını, annesini görmeden öksüz kalan çocuklar biliyoruz. Annesi, dağda babasının yanına gitmiştir. Bütün bunların tekrar yaşanmadığı Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bütün çabamız bu.”
     TBMM üyeleri: ‘Açılım’ konusundaki ‘Genel Görüşme’ günü, bugün; bu dilden, bu bakış açısından mı yanasınız, yoksa Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ demedi diyen dilden; ülke vatandaşlarının karşılıklı kırılmasına, ülkemizin ‘iç kanama’ ile takatsiz kalmasına yol açacak ‘savaşa devam’ önerisinden mi yanasınız?
      Cevap sizin.
     Ama doğru soru şöyle de sorulabilir: Ey TBMM üyeleri, ‘Açılım’ ve Kürt sorununa ilişkin olarak, Türkiye’de demokrasi içinde çözümden mi yanasınız yoksa faşist zihniyetten mi?
     Cevabı basit olmalı...
 
Radikal Gazetesi
 




BARI
Ş PSİKOLOJİSİ ÜZERİNE

   05.09.2009

M. Emin KARAKULAK
 
 
KADEP Parti Meclisi Üyesi
         Gazeteci
 
    
   Son yıllarda Kürt sorununun siyasal çözüm yollarının tartışılmasıyla beraber sosyal ve siyasal alanlarda bir barış söyleminin de geliştirildiğini görmekteyiz. Bu söylemin öncelikle medyada aydınlar arasında sıkça yapılan tartışmalarla giderek somutluk kazandığını tespit etmek mümkündür.
 
   Barış kavramı toplumsal yaşamla beraber ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle barış olgusu insanlık kadar eskidir, öz olarak da insanidir zaten. Özel veya toplumsal çıkar çelişkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan savaş kavramı ise doğaya ve insanlığa verdiği zarar dolayısıyla insanlar çare olarak barış arayışlarına girmiştir. İnsanlık savaşların getirmiş olduğu yıkımları kaldıramaz duruma vardığında birbiriyle çatışmadan yaşama gereksinimini duymak zorunda kalmıştır. Genel olarak bu koşullar sonucu ortaya çıkan barış kavramı tamamen insani bir taşımakta olup insan psikolojisini yakından ilgilendirir bir noktadadır.
 
   Tarihin başlangıcına dönersek insanlar sahip oldukları varlıkları paylaşmayı bilseydi belki savaşlar çıkmazdı. Zira bu savı kanıtlamak olanaksızdır. Gerçek olan ise savaşla beraber eş zamanlı olarak barış çabalarının geliştiğini öne sürebiliriz. Tarihsel süreç içerisinde gelişen bilimsel çalışmalar sonucu barış olgusu felsefi sorgulamalara uğradığı gibi sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi gibi beşeri bilimlerin araştırma konusu da olmuştur.
 
   En az iki taraf arasında çıkan savaşı durdurmak amacıyla üçüncü bir gücün araya girmesiyle barış girişimleri başlar. Pekâlâ, üçüncü bir güç niçin ortaya çıkıp savaşan tarafları barıştırmak ister? İşte konunun can alıcı sorusu bu. Ülkemiz de otuz yılık savaş ve çatışma ortamı eli bin insanımızın katline yüz binlerce insanımızın bölgeden göçmesine on yedi bin faili meçhul olayın olmasına üçüyüz milyar doların zararına mal olmasına ve ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgesinde bir coğrafyanın tahribine dört bin küsur köyün boşaltmasına sebep olunmuştur.
 
 
   İşte bu sebepten dolayı üçüncü güç araya giriyor. Bu üçüncü göç halktır sivil toplum örgütüdür ve siyasi iktidara hükümete etki yaparak artık çatışma ortamını kaldıramayacağını barışın huzurun ülke meselesinin üzerinde olduğunun farkına varmıştır.
İşte üçüncü güç bundan dolayı ortaya çıkmıştır.
 

1 EYLÜL ‘DE  HEMEN BARIŞ
    
  01 Eylül 2009




 YÜKSEL AVŞAR
KADEP GEN. BŞK. YRD.
 
      Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgalinin, II.Dünya Savaşı’nın başlangıcının yıldönümü: Emperyalist Bölüşüm Savaşı: 1Eylül 1939 günü Naziler, Polonyayı işgal etti. Bilançosu çok ağır, elli milyon ölü, bir o kadar yaralı, sakatlar, moloz haline gelmiş insansız şehirler…  Bu işgal, ardında kan ve gözyaşı bırakarak İNSANLIK tarihine kara bir leke gibi düştü.
Bu anlamsız, kanlı, kirli savaşın başladığı gün; ‘’Dünya Barış Günü’’ olarak kabul edildi; ancak bu   kirli, paylaşımcı savaş  Mayıs 1945‘de sona erdi
     Bu anlamlı gün, yıllardır ülkede süren, bu anlamsız ve kirli savaşa dur demenin günüdür.
Annelerimizin yüreği  bir daha yanmamalı. Dünya halklarını tehdit eden savaşa  karşı, insanların;
barış, eşit ve özgür bir toplumda yaşamaları dünyaya gelişleriyle beraber insanlara verilmiş en temel ve kutsal haklardır; yani yaşam haklarıdır. Dünyaya ‘merhaba’ deme hakkıdır. Bu kadar ağır bedeller ödeten HİTLER gibi insanların sonu da ibret vericidir.
Bu kirli savaş bitiği an Türkler  ve Kürtler için dilerim ki bu en son savaş olur. Bertolt Brecht’in dediği gibi “ÇOK ŞAVAŞ OLDU BUNDAN ÖNCE, BİTTİĞİ GÜN EN SON SAVAŞTI’’
1Eylül’de  Kürt ve Türk halkları için  çok iyi vicdan muhasebesi yapmak  -vicdanları ortaya koymak- gerekir.   
KÜRT açılımının Dünya Barış Gününe denk gelmesi de Kürtler ve Türkler’in geleceği için
bir dönüm noktasıdır. Sorunun çözümü için, tarihi zemin mevcuttur ve  hatta bu önemli bir fırsattır. Bu tarihi fırsatı görmeyenleri tarih yargılayacaktır. Kürtler ve Türkler aklını ve yüreğıni ortaya koymalıdır. Ben burada, Kürtlere seslenmek istiyorum;    “Mutlaka polemiklerden uzak; ancak barışın onurlu tarafına yakın olmak zorundayız. Barışı inşa ederken hepimiz katkı sunmak  zorundayız… Çocuklarımız ölmesin diye bunun onurunu taşımak zorundayız…ve ZORUNDAYIZ…….
Ben biliyorum ki savaş böler, barışsa birleştirir. Türkiye’nin yoksul ve genç nüfusu da barışla tanışmalı, artık bu barbarlığı  yok etme zamanıdır. İnsanlık adına barışın onurlusuna ihtiyaç vardır. Dilerim ki bundan sonraki ‘1Eylüller’, savaş sonrası barış taleplerinin değil; barışın sağlandığı, kutlandığı günler olsun; artık, kan akmasın, genç kızların cansız çıplak vücutları sokaklarda teşhir edilmesin, kimse köylerinden  kovulmasın… Sorunlar tartışılarak,diyalog ortamı yaratılarak çözülsün.
 
 Yannis RİTSOS’UN  Bir şiiriyle barış olsun.
 Barış,
Çocuğun gördüğü düştür barış
Ananın gördüğü düştür barış
AĞAÇLARIN ALTINDA SÖYLENEN SEVDA SÖZLERİDİR BARIŞ.
Barış ışın demetleridir yaz tarlalarında ,
İyilik alfabesidir o,dizlerinde şafağın
Herkesin kardeşim demesidir birbirine,
Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların,
Sıcacık bir ekmektir o,masası üstünde dünyanın,
Barış,bir annenin gülümseyişinden  başka bir şey değildir.
 
 




EZELİ MUHALİFLERİN KÜRT SORUNU

 
 Yüksel Avşar
KADEP Gen.Bşk.Yrd
 
 
     Oysa ki Kürtler XI.yy dan beri Türklerin yanındaydı.Ötelenen sorunlara barışçıl çözüm önerileri çok geçte olsa haksılığı görüp susanlar için şimdi bir utanç olmalıdır.
 
   Kürt sorunu artık görülmüştür ki Türkiye’nin değil Ortadoğunun sorunudur.Bu sorun dünya daki güç dengelerini etkiler.Sorunun çözüme kavuşması herkesi rahatlatır.Bu mesele Başbakanın ve Hükümet üyelerinin değil Baykal’ın, Bahçeli’ nin ve Partililerinin de  baş sorunudur.
   Başbaka’nın dünkü konuşması gecikmiş ama bir o kadar da cesur ve özgüvenliydi.Benim gibi kürtlerin yüreğine su serpti: Belli ki Başbakan ve Hükümet üyeleri geçmişte yapılan yanlışlarla yüzleşme kararındalar.Başbaka’nın kamuoyuna ,kardeşlik ve barış üzerine yaptığı bu konuşma duygu yüklüydü.Hele hele anneler ile ilgili konuşması toplumun pskiolojini okşadı ve bir nebze rahatlattı.Kaldı ki AK Partinin kürt sorunu ile ilgili farklı bir davranışa girmesi gibi bir şansı da yoktur.Bu meseleyi açmayı göze alan hükümet bu konuda ‘’iç siyaset yaparken riski de yüklenmiş durumda’’.dır.
   Bu sorunun çözümünde yardımcı olmak görevi demokratik kitle örgütleri ve partililere düşmektedir.Konuşma,benim gibi kürtleri hem sevindirdi hem de ağlattı...
Sevinçten ağlama buna denir!
   Verilen mesaj yetkili ağızdan oldukça etkiliydi..Sanırım kendine demokrat diyen herkesten bunu desteklemesi beklenir.Ancak, Başbaka’nın bu duygusal konuşması ve görüşleri karşısında CHP Genel Başkanı sayın Baykal’ın tutmu statükoculukta,ırkçılıkta MHP yi sollamıştır.Daha doğrusu MHP ile ırkçılık ve milliyetçilik yarışına girmiştir.Bu kanlı sorunu oya tahvil etmek ve kaba siyaset malzemesi yapma fırsatı onlara verilmemelidir.Kürt sorunun çözülmesini bu kadar kapkara gözlüklerle ve sadece askeri çevrenin görüşüyle : yani sağdece’’ terör sorunu gibi görmesi’konunun  kangren olmasına, kanamasına daha çok kan akmasına yardımcı olur.Zaten sorunun çoğalması ve büyümesinde Bahçeli gibilerin zihniyeti çok yardımcı olmuştur.Ayrıca bu zihniyet barışıda istemez.Bu öngörüsüzlükle çözüme dahil olma çabasını CHP nin tabanına yakıştıramıyorum.Taban da öğle değildir.Bu çağdaş dünyada kimlikler tartışılsın ki kan ve gözyaşı dursun.
Şu da bir gerçektir ki,demokrasi dostları demokratlar ve tüm Türkiye toplumu bu zihniyeti aşacaktır.Yüreği yanan ,kanıyan herkesi buna destek olmaya çağırıyorum.
Destek olmayanlarda ömür boyu muhalif ve muhalefette kalacaktır.

25.08.2009